Çakallarım ve Ben'in Hikayesi

2019'un başında, Şiddetsiz İletişim eğitimlerine başlama kararımdan hemen önce, hayatımın en tanıdık olmayan zorlanmasından geçtim. ⠀

Son on senedir benzer temalarda dönüp duruyordum oysa ki. Temiz temiz İstanbulun kalabalığından, trafiğinden şikayet ediyordum. Hiç yorulmadan planlarımı, hayallerimi sıralıyordum. Bildiğim yokuşlardı zorlandıklarım, bildiğim taşlardı ayağıma takılan. A planım vardı B planım vardı. Tabi ki hayat bana bambaşka bir planla geldi.

2018 yazında Hollanda'ya geldik. Bir anda dil, kültür, hava, coğrafya (dağsızlık), marketteki raflar, yollar, parklar, normaller değişmişti. Beynimin içi çarşamba pazarına dönmüştü. Canım nöronlar gördükleri yepyeni şeyler karşısında panik içinde sağa sola sıçrayıp sinapsis yapıcam diye uğraşıyorlar. 


Bu kaos yetmezmiş gibi içimde rahatsız bir taraf var, "ee napıcaksın şimdi" "kime diyorum , hoop.." "ne zaman iş arıycaksın". Birileriyle buluşuruz o rahatsız taraf panikte, "bak işte, ee sen ne yapıyorsun dediklerinde bir şey diyemedin", bütçe sıkışır bizimler isyanda "sen çalışmıyorsun ondan oldu".. ⠀

Deniz küçük. Henüz tüm zaman onunlayım. Çalışma planı yok. Bi yandan yeni şeyler öğrenmenin yanında topluluk desteği, yeni insanlar tanıma ve böylece yeni yaşamaya başladığım bu yerde de aidiyete ihtiyacım var. Şiddetsiz İletişim eğitimlerine Türkiye'deyken de katılmak istiyordum, e burda da var. Hadi, hemen kayıt olalım diyen hatta çoktan gidiyoruuuzz tey tey diye halaya duran bi tayfa var içimde. Onlar halayı çekedursun benim çok bilmiş "beş pek iyi" ismini verdiğim canım çakallarımın öyle hemen, kolay izin verecek halleri yok bu işe tabi ki. "Zaten çalışmıyorsun, bir de üstüne bu eğitimlere mi gideceksin?" "yanlış bir seçim. gereksiz bir adım daha atıyorsun, bravo!" "yaşıtların kariyer yaparken sen nelerin peşindesin" diye diye başımın etini yiyorlar. ⠀

Onlar konuşurken ben  bi yandan Şiddetsiz İletişim'i öyle candan merak ediyorum ki.. Marshall Rosenberg'i okurken, dinlerken öyle canlı hissediyorum ki.. İçim kıpır kıpır.. Çalışmaları, seminerlerde insanlara dokunuşu, netliği, sadeliği. Çağırıyor beni.


Arada kaldım. Halay çeken tayfayla, otur oturduğun yerde diyen çakallar arasında sıkıştım.


Gidiyorum diye kararı verip, ilk adımı atana kadar "bunu haketmiyorsun" diye bağıran çakalların sesi epey yükseldi, kıpır kıpır merakının peşinde gitmek isteyen ses de yükselmek istedi.. derken, iki ses arasında sıkıştığım yer epey karanlık oldu
. Hani şu meşhur gün doğmadan önceki olan en karanlıkmış meğer.⠀

Eğitimin ilk günü sevgili Oriane Boyer yargılardan bahsetti. Ve dedi ki bir not defterine gün içinde farkettiğiniz yargılarınızı yazabilirsiniz. Ben bir süre yazdıktan sonra çizmeye başladım, hatta birer karaktere döndüğünü farkettim çakalların. Her birinin bir derdi var falan. Eğleniyorum onları çizerken. Çizdiklerimi bir yerde toplasam mı derken işte "çakallarım ve ben" böyle başladı. ⠀

Topluluğa adımımı attığım günden beri içimdeki merak hala canlı. Dilerim ki artsın, azalmasın. Çakallar geldi mi biliyorsunuz birer çay veriyorum. Sohbet muhabbet. Halay çeken tayfa çeşitli vesilelerle halaya devam ediyor. Tutulacak yaslar geldikçe onlara da "bi' sandalye çeksene" diyorum. "Usta müziğin sesini kıssana biraz" diyorum, oturuyoruz öyle sessizlikte. ⠀

Hayat sürdükçe hepsine kapım açık olsun diliyorum.⠀

Buraya kadar okuduysanız size de teşekkür ederim, duyulmak güzel şey!⠀

* Bilmeyene not : Çakal, Şiddetsiz İletişim'de yargılayıcı, etiketleyici, karşılaştıran, şefkatten uzaklaştıran dili temsil ediyor. Zürafa ise şefkat dilini. Kendimi herhangi bir yargılama içerisinde bulursam, yargılamak kötüdür, yargılamamalıyım demiyorum, bu çakal ne demek istiyor diye dinliyorum. Çünkü "Yargılamak kötüdür" de bir yargı. Öyle diyorsam da acaba neden diyorum :)

Yorumlar